İnsanlığın En Büyük Düşmanı: BEYİN

sınavlarda hep cevabından emin olduğumuz sorular yanlış çıkar. bulmacalarda da öyle.

hep en yakınlarımız bizi en zayıf noktamızdan vurur ve en çok güvendiklerimiz hayal kırıklığına uğratır.

en mümkün gözüken hayaller asla gerçekleşmez ve olasılıklar her zaman bizi kandırır.

çünkü beynimiz bizi her zaman yanlış yola sürükler. ben mantığıyla hareket eden bir insanım ve genelde mantıklı davrandığımı düşünür insanlar. evet, kalbimin sesini hiç bir zaman dinlemem ama bu yüzden mantıklı olduğumu kimse iddia edemez. çünkü beyin daha kolay kandırır.

kalbinin sesini dinleyenlerin aksine bizler yanlış yolda olduğumuzun farkına varmadan yanlış yolda yürürüz.

beyin en profesyonel yalancıdır.

mantıklı görünen insanların kafasının içinde neler olduğunu asla bilemezsiniz. ufak şeyleri problem etmez gibi görünürler ama aslında onların senaryoları kafalarının içinde döner. geleceği planlayarak yaşadıklarını ve o yüzden risk almadıklarını sanırsınız ama onlar hepinizden korkaktır. bir sonraki adımın büyüklüğünden korktukları için, kontrollerini kaybetmekten korktukları için asla koşamazlar. ve onlar güçlü falan da değildirler aslında. aşk acısı çekerler, özlerler, umutsuzluğa kapılırlar. beyin ‘sen güçlüsün!!!’ diye bağırırken bu yalana inanarak farklı olduklarını sanarlar.

insanın düştüğü en büyük tuzak unuttuğunu sanmaktır. unuttuğuna inandırır beyin, ama ufacık bir hatıra darmadağın eder insanı. beraber yürüdüğün yolda yalnız kaldığında hissetttiğindir ‘unutmak’ kandırmacası. ya da tanıdık bir ses, o günlerdekine benzer bir koku duyduğunda her bir hücreni titreten şeydir. unuttuğuna inandırmak beynin en iyi kozudur.

beyin yalancıdır. inanmayın ona, bildiklerinizden emin olmayın her zaman. güçlü olduğunuzu söylediğinde kafanızdaki ses, ona sakın inanmayın. herkes kadar güçsüzsünüz ve yeteri kadar acı çekmeden unutamayacaksınız.

 

 

Aptal Liste!

Aşık olmak çok zor artık. doğru zaman ve doğru yer kısmını denk getirebilsen bile doğru insan kısmında mutlaka takılıyorsun. doğru insanı bulmak imkansızlaşıyor çünkü zaman geçtikçe. biz yeni vasıflar edindikçe doğru insan kavramına da yeni vasıflar ekliyoruz. ondan mükemmel olmasını bekliyoruz, kendimizi mükemmel olduğumuza inandırarak. beklentilerimiz artıyor ve biz her geçen gün daha çok yalnızlaşıyoruz.

bir gün biriyle tanışıyoruz. güzel bir şeyler hissediyoruz. midemize inen sıcak bir sıvı. ertesi sabah daha kolay uyanıyoruz ve gülümsemek için daha fazla neden buluyoruz. ama çok kısa sürüyor. çünkü doğru insan(!) olup olmadığını test etmemiz gerekiyor. onu kafamızda oluşturduğumuz bir listeye göre değerlendiriyoruz.

boyu kısa, topuklu giyemem yanında

tıp okumuyor, beni anlayamaz

egeli değil, kültürümüz çok farklı

hiç olgun değil, en az 2 yaş büyük olmalı benden

hep kızlarla takılıyo, niye erkek arkadaşı yok bunun

aslında arabası olsa rahat ederim

kitap okumuyo, genel kültürü çok zayıf

aynı müzikleri bile dinlemiyoruz, nasıl anlaşabiliriz ki

omuzları dar, biraz vücut yapsa iyiydi

……….

ve liste uzayıp gidiyor. her geçen gün yeni bir bahane eklenerek.midemize sıcak sıvının inmesine sebep olan kişi doğru kişi olmadığı için eleniyor ve sıradaki yarışmacıyı bekliyoruz. ve sonunda mükemmeli arayan ve asla bulamayan insanlar haline geliyoruz. kendi yalnızlığımızla oyalanırken hayal kurmaya ve listeye yeni maddeler eklemeye devam ediyoruz. egomuzla birlikte mutsuzluğumuzla boğuluyoruz.

Aşk sıçmak gibidir..

Aşk sıçmak gibidir..

oturup mucizenin seni bulmasını beklemek ve hala güzel bir aşk hikayesi hayaliyle yaşamaya çalışmak kadar saçma bir şey yok. mucize dediğimiz şey tesadüfleri ne kadar iyi değerlendirebildiğinle ilgili. ve hiçbir aşk uzaktan göründüğü kadar güzel değil.

ne zaman gitti tren??

ne zaman gitti tren?

ben yanlış peronda, yanlış treni beklerken mi? hayır, doğru yerdeydim biliyorum. biletim hazırdı, valizim de, hayallerim de. ama ben binmedim o trene. belki bir sonraki daha güzel bir yere gidiyordur, belki de son durak denizdir dedim.. binmedim ve tren gitti. hep öyle olmaz mı zaten? bazen bir şeyi öyle çok beklersin ki neyi beklediğini unutursun.

bazen hiç gelmeyecek birini beklersin.

bazen hiç gelmeyecek bir treni… ama istasyonda zaman çok yavaş akar…

lose you

Kafesinden kaçıp özgürce gökyüzünde uçabilen kuşlardan olmak isterdim. Her gün bambaşka kıtalara uçup asla terkettiği yere geri dönmeyenlerden.Boşvermiş insanlardan olmak isterdim ve özgürlüğün korkutmadığı insanlardan. Kafesin kapısı açık, kaçabilirim, uçabilirim ve asla geri dönmeyebilirim. Ama pişman olabilirim..

so far away-smallville

so far away-smallville

neden sevdim bu şarkıyı bilmiyorum, tıpkı her şey bu kadar berbat bi hal almışken neden bu kadar umursamaz olduğumu bilmediğim gibi.. ‘olur öyle arada’ deyip modumu bozmamaya kararlıyım ama. çünkü her şey boşvermişken daha güzel.  boşvermişliğimin seçimi de olsa inanın bu şarkı hiç de berbat  değil.

Öyle de bi yazı işte

Aslında hayat upuzun bir yol… diye giden bayık bir şey yazmak istemiyorum. tamam, hepimiz özünde duygusal insanlar olabiliriz ama hayatın nasıl bir şey olduğunu tanımlamaya gerek var mı be? yaşayıp görüyoruz işte. ayrıca ille de tanımlanacaksa bir yol falan değil boktan geçen zamanlar bütünü olarak tanımlayıp samimiyeti korumakta da fayda var. boktan derken asla hakaret etmek istemem, bizi aptallaştırdığı için öcümü almak istedim hayattan sadece.

bir kaç gün sonra doğumgünüm, 20 yaşımı dolduruyorum. doldurduğun yaş söylenir ya, artık soranlara ‘hayır, 17 değilim, tam 20 yaşındayım’ diye atarlanabilicam. bu apayrı bi heyecan içimde. bi de lanetli 19’dan kurtuldum ya demeyin keyfime. çok küçükken, zavallı bir ergenken internetten, ‘ne zaman hayatınızın aşkını bulucaksınız?’ diye bir test yapmıştım. cevap 19 çıktı. o zamanlar bu teste isviçreli bilim adamlarının yaptığı testlerden daha çok güvendiğim için hep 19umu beklemiştim. sivilceler geçti, gözlük gitti yerine lens geldi, diş telleri çıktı, saçlar şekle şemale girdi yani benim ergenlik bitti. ama ben hala 19. yaşıma olan inancımı kaybetmemişim. beyaz atlı kurbağamla çarpışıp kitaplarımı düşüreceğim günü beklemeye devam ettim yıllarca. ama gerçekler acı acı çarptı yüzüme 19un bittiğini farkedince. ömrümün en çorak geçen senesiydi herhalde(ergenlik dönemimi es geçiyorum bu tesbitimi yaparken) . bu çok pis ders oldu bana, artık isviçreli bilim adamlarından başkasına inanmam.

neyse, diyeceğim o ki hayat boktan, 19 daha da boktan. 20 güzel olsun, daha az hata yapıp daha az üzüldüğüm, daha az hayal kırıklığı yaşadığım bir yaş olsun. içinde bolca da aşk olsun. ozaman şimdiden doğum günüm kutlu olsun…